Nazım Hikmet Türk edebiyatının en ünlü şairlerinden birisidir. Şair bir dönem siyasi düşünceleri sebebiyle cezaevine girmiştir. “Bugün Pazar” şiiri 1938’de Ankara Merkez Komutanlığı Cezaevi’nde yazılmıştır.
Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...
Translate
4 Haziran 2023 Pazar
Nazım Hikmet Anısına...
11 Mayıs 2023 Perşembe
Bir bilim adamının romanı: Mustafa İnan
Roman iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Mustafa İnan’ın doğumundan eğitim hayatı bitene kadarki dönemdir; ikinci bölümde ise hocalığından ölümüne kadarki süreç anlatılmaktadır
Eser, Mustafa İnan’ın şivesi ve görüntüsüyle çok benzeyen bir çocuğun Fen Fakültesine giriş sınavı sonuçlarını öğrenmek için beklediği bir kuyrukta başlar. Kuyruktaki diğer öğrenciler, çocuğa taşralı olarak bakmakta; onun sınavı kazanamayacağını düşünmektedir. Yan blokta ise “Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu” ödülleri dağıtılmaktadır. Orta yaşlı bir adam çocuğun yanına gelir. Bilimle uğraştığı belli olan bu orta yaşlı adam, Mustafa İnan’dan bahseder çocuğa. Törende “Bilim Hizmet Ödülü” ölümünden dört yıl sonra Mustafa İnan’a verilecektir. Törende çocuk, Mustafa İnan hakkında çok şey öğrenir. Oğuz Atay, bu orta yaşlı adam vasıtasıyla Mustafa İnan’ın hayatını anlatmaya başlar.
1971’de bilime verdiği hizmet dolayısıyla ödül alan Mustafa İnan, 24 Ağustos 1911’de Adana’da seyyar posta memuru Hüseyin Avni Bey’in oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Ekonomik durumları pek parlak değildir. Mustafa’dan önce altı çocukları ölmüştür. Mustafa’nın yaşaması da bir mucizedir. Çünkü Anadolu’da o dönemde fakirlikten salgın hastalıklar, kazalar, tıbbi imkânsızlıklar kol gezmektedir. Küçük yaşta damdan düşen Mustafa zor kurtulmuştur. Yazar, “Mustafa İnan ölseydi bilim hayatımızda çok büyük bir boşluk olacaktı der. Mustafa'nın çocukluk yılları 1. Dünya Savaşına denk gelir ve Adana Fransızlar tarafından işgal edilir. Aile, bundan sonra Anadolu'daki tüm halk gibi maddi sıkıntılar içinde bocalar. Mustafa zayıf bünyeli olduğu için ona özen göstermeye çalışırlar. Mustafa bu sıkıntıları erken yaşta tanıdığı için ağırbaşlı ve durgun bir kişiliğe sahip olmuştur. Kısa bir süre sonra, Mustafa'nın babası işi nedeniyle diğer şehirleri de gezmek zorunda kalır. Bu yüzden annesi, yokluk içinde, düşmanların işgal ettiği bir şehirde yapayalnız kalakalır. Bu yüzden yollardaki eşkıyalara rağmen Mustafa, kardeşleri ve annesi Adana'dan kaçmak zorunda kalırlar. Konya'ya yerleşirler. Mustafa İnan burada Mevlânâ'nın şehre verdiği manevi havanın da etkisiyle Divan Edebiyatına ilgi duyar. Bu arada maddi sıkıntıları gittikçe artan ailesi, tatillerde Mustafa İnan'ı bir kuyumcunun yanına çırak olarak verir.
Mustafa İnan, eğitim hayatı boyunca hiç defter kullanmaz. Çok zeki olduğu için buna gerek duymaz. Fakat babası kitapla, defterle uğraşmayan bu çocuğun okumayacağını düşünür. Mustafa, ailesine yük olmamak için kitap da almaz. Bu yüzden, sabahlan erkenden kalkar; mektepteki yatılı okuyan çocukların kitaplarından çalışır. Savaş yılları, ekonomik sıkıntılar Mustafa'yı erken olgunlaştırmıştır. Mustafa İnan, öğrencilik yıllarında öğretmenlik de yapar. Arkadaşları konuyu anlamadıkları zaman Mustafa İnan'a gelirler; Mustafa onlara kısa sürede konuyu mükemmel şekilde anlatır. Öğretmek onun için vazgeçilmez bir tutkudur. Adana Lisesi'nde öğrenim gören İnan, arkadaşlarına hep yol gösterir, onlara okumalarını söyler ve ufuk kazandırmaya çalışır. Bu yüzden okuldaki herkesin dostudur.
Mustafa, 19 yaşında iken babasını kaybeder. Bütün ailenin geçimi Mustafa'nın sırtına yüklenmiştir. Bilim adamı ve öğretmen olmak istemektedir. Fakat bilgi ve zekâsına rağmen ailesi için en kolay yoldan para kazanabileceği okulu tercih etmelidir. Bu yüzden, liseyi birincilikle bitiren Mustafa, fen fakültesine kayıt yaptırır. Arkadaşlarının gönlü razı olmaz ve ondan habersiz kaydını mühendislik fakültesine alırlar. Derslerde üstün bir başarı gösterir. Hocaları ona 'Doçent' demeye başlarlar. Mustafa İnan, bu yıllarda ülkesi için çalışmaya, öğretmenlik yapmaya kesin karar verir. Almanca kursuna gider; her geçen gün kendini yetiştirmek için uğraşır. Mustafa İnan, üniversitede okuduğu yıllarda pozitif bilimler yeni yeni gelişmektedir. Bu yüzden aksayan pek çok şey vardır. İşini yapamayan, öğrenciye çok sert davranan hocalar, Mustafa'yı daha da idealist yapar. Ailesinin geçimine katkıda bulunmak için bu yıllarda lise öğrencilerine ders vermeye başlar.
Bu güzel kitabı bu vesileyle herkese önermek istiyorum. İyi okumalar.
29 Nisan 2023 Cumartesi
ZEHİRLİ AYNA
( Bu şiir Art Cafede 3 farklı arkadaşın birbirlerinin ne yazdığına bakmadan aynı kağıda cümleler karalamasıyla oluşmuştur.)
Dalgakıran ruhumun zamansız alevi
Tuhaftım ve kararsız…
Yetim tablolar ordusu
Seni denizler kadar seviyor ama yüzme bilmiyorum.
Göbek bağımdı beni hayata birleştiren
Kayıp duyguların zalim tanrısı.
Kendime bir suikast düzenliyor ve devriliyorum
Damarlarımdaki kanımdır özgüvenim
Ana sütümün zehirli özü.
Epeycedir keskinleşti yalnızlığım.
Sensizdir dünyam, gel!
Ben, ben aslında sadece bir rüyayım.
Evimde bir cenaze arıyorum, onu aynada buluyorum.
Söyle bana Diego
Kefaretin koynundaki işveli kadın.
Gidilecek bir yer kalmadı küllerimden
Elitizmdi bizi mahveden belki de
Telsiz gitarın ritimsiz tınısı gibi
Senin kalbin çorak topraklarındır, buralarda yetişmez.
Ben; başı açık, bedeni kapalı olan ben.
Kutsal Meryem’in kayıp tanrısı
Kurtuluş inkarda yahut intiharda.
Keskin hatlarımın bana verdiği umursamazlık
Vahşiliğimin masum kurbanı, Lilith!
Senin madenin ağırdır, altında kalınır.
Mumsuz bir şamdanın yalnızlığıydı hepsi.
YAZANLAR:
EMİNE TEZCAN
RAMAZAN UMAK
VE BEN.
12 Nisan 2023 Çarşamba
Şiir Bize Ne Yapıyor?
Şiir TDK'ye göre "Düş gücüne, hayale ,imgeye ,gönle seslenen, an, duygu, coşku uyandıran, etkileyen şey." anlamına gelir. Herkese göre tanımı değişmekle beraber şiir onu yazana değil, ona ihtiyacı olana aittir." Şiir okuyana aittir. Şiir bazen bizim konfor alanımız bazen de hapishanemizdir.
Aynı şiiri içimizden ve dışımızdan ayrı ayrı okuduğumuzda, ilk bakışta fark etmediğimiz yeni anlamları görürürüz. Bu yönüyle şiir oldukça tesirlidir. Bazen kafiyelerle ölçülerle bezenmiş bazen de serbest ve kural tanımazdır. Şairin içinden binbir güçlükle döktüğü, bizim ise bir çırpıda okuyuverdiğimizdir.
Bazı şiirler adeta sindirim sorunlarıyla eşdeğerdir. Tükettiğiniz anda insanı kıvrandırır sözcükler. Hazmetmek ve anlamını kavrayabilmek için uzun zaman gerekir. Bu zaman boyu tükettiğiniz veya işittiğiniz şeyin ağırlığıyla kıvranır durursunuz. Şule Gürbüz'ün de dediği gibi " Çok şaşarım şiir sevenlere, okuyup geçenlere, kitabı kapatıp yemek yiyenlere, o bakışla yaşayıp da ölmeyenlere. Şiir sevilmez ki, öyle duyulur, öyle bakılır, hastalanılır, zehirlenilir ,ölünür. Şiir sonunda öldürür. "İşte şiir bize tam da bunları yapıyor. Okunduğu andan itibaren büyük bir coşku çoğu zaman da ağrı kazandırıyor. Eliniz kolunuz bağlı ve bir köşede kıvranırken şiirden çıkardığınız anlam, okurken ki ruh durumunuz sizi hakikatli bir ölüme hazırlıyor. Bunun dışında şairlere çok da bir anlam yüklememek lazım. Neticede onlar da kendi içlerinde pek çok ideolojinin ve sınırlandırılmanın savaşını veriyorlar. Dolayısıyla "Orhan Veli de Cemal Süreya da Necip Fazıl da Nazım Hikmet de İsmet Özel de bizim." Çünkü duygu bizim, kavram bizim, şiir bizim.
Şiir okuyanındır diye boşuna dememişler. Okuyan biziz, etkilenen biziz. Dolayısıyla şiir hangi ideolojiyi barındırırsa barındırsın eğer içinizde bir yere dokunabiliyorsa, orada olduğundan haberinizin bile olmadığı bir duyguyu uyandırabiliyorsa size ait oluyor. Hayata dair yeni bir bakış kazandırarak şiir size pek çok şey yapıyor. Son olarak Süleyman Çobanoğlu'nun İtibar dergisinin 37. sayısında yazdığı bir şiirden alıntı yaparak bitirmek istiyorum.
"Sen şiir sanıyorsun, kan geliyor ağzından..."
Şiirle kalın...
10 Nisan 2023 Pazartesi
Maddelerle ilgisi yok
Çift fonksiyonlu ya da yer kaplamayan şeyler tüm avantajlarına rağmen diğerlerinden pek de farklı değillermiş aslında. Örneğin açılır kapanır bir masa çoğunlukla yer kaplamaması açısından faydalı görünse de sabit ders çalışma masaları ile karşılaştırıldığında mekanizması daha kolay bozuluyor. İki uçlu renkli kalemler bir ucu ince bir ucu kalın olduğundan avantajlı görünmesine rağmen içindeki mürekkep miktarı tek uçlu kalemle aynı miktarda. Dolayısıyla ayrı ayrı iki kalem almaya gerek yok derken aslında muhtemelen daha hızlı tükenebilecek bir kalem satın almış oluyorsun. Çift fonksiyonlu kullanılabilen şeyler çok avantajlı ve sihirli görünürken aslında tek tek aldığında kullanabileceğin şeylerle eşdeğer olmuş oluyor. Bazen bir şeylerin içinde her iki fonksiyonu da bulundurması , tek bir fonksiyon barındırmasından evla değildir. Kısaca çok fonksiyonlu olmak bazen sizi daha çabuk tüketir, daha hızlı yıpratır. halbuki daha kullanışlı ve uzun ömürlü kullanabileceğinizi varsayarak çıkarsınız yola. Birkaç avantaj yüzünden gözünüz boyanmıştır yalnızca.
" Neden ikisini birden tek bir madde olarak kullanabilecekken ayrı ayrı alayım ki, çok mantıklı" diye düşünürsünüz. Fakat o maddenin iki fonksiyona birden yetmeye çalışırken ki yıpranma payını hesaba katmazsınız. Bir kalemi ve masayı örnek vererek açıklamaya çalışsam da argümanın özünde kişinin çok fonksiyonlu olması her koşulda iyi değildir savı var. Bazen normalde olacağından daha hızlı yıpranır, daha çabuk tükenirsiniz. Ayrıca bu konunun maddelerle hiçbir ilgisi yoktur.
10 Ocak 2023 Salı
Bir Mektup
“Belki hayat bir şeye başlama çağrısı yapıyordur. Var oluşun evet ve hayırının uyandırdığı duygular, her türlü yolculuğa başlamak için iyi bir nokta. Doğmak için doğru zamanı bekleyen bir canlı gibi kısıtlamalar da kendinden başka bir şey olarak doğacağı anı bekliyor.
Güneş adillerin üzerinde olduğu gibi adaletsizlerin üzerinde de ışır. Sevinç bize dışarıdan verilmez. Birini ancak dışından topladığı sesler kurtarabilir. Henüz hiçbirimizin burada olmadığı bir zaman vardı. Kozmik başlangıç. Ama insanlar gerçek ve doğrunun ne olduğunu bilemiyor, sadece her yeni durumda ne olmaları gerektiğine karar verebiliyor.
Hatırlanamayacak kadar acı veren şeyler var. Çocukluk gibi. Dolmak isteyen daireler var. Bir bardak su almak için ayağa kalkan biri pencerenin önünden geçtiğinde ışıkta hızla dağılan toz zerrecikleri var.
Zamanın başlangıcında içimize bir yaratılış fikri mi yerleştirildi. Neye dönüşeceğimizi bizi yoğururken ellerinde bilen bir çömlekçi tarafından.
Affetmek yakıcı bir şeydir, ateşle çalışır. Artık ihtiyaç duymadığım şeyleri yakar. İnsan ancak artık ihtiyaç duymadığı şeyleri affedebilir. Lütuf nehri asla kurumaz derler. Bu nehir asla kurumaz. Sanmam.
İçimden bir ses sana ne verilirse verilsin yeterli olmayacak çünkü bütün bunları içine koyacağın bilinçle şekillenmiş bir kabın yok diyor; her şey dağılıp dökülüyor. Aslında her karşılaşmanın aynı zamanda bir yok olma demek olduğunu ben zaten biliyordum. Kendimin başka bir versiyonunun daha yok olma anı. Deri değiştiren bir sürüngen gibi ayrılırken içimden yeni bir şey çıkıyor, yaşamaya bununla devam ediyordum. Aslında bu herkes için de böyle.
Bir zaman açılmaya davet edilmiş bir şey şimdi neden kapansın? Çünkü hayat bunu gerektiriyor derler. Bir kapının aniden açılması, durgun bir merkezden daireye doğru yavaşça açılma, yara dokusunun kapanması, isteksiz ve eksik taraflarını onurlandırmak için işleyen sallantılar ve dönemeçler. Uçurumun tavanı. Eninde sonunda onu yok edeceksem kendimi neden inşa edeyim? Kendimle ilgili daima yanlış şeyler öğrendim. Benden öncekilerin sesini içimde taşıyarak. Tümüyle yeni bir bakma yolu arayarak ve onu bulamadan. Baktığımda bakan neydi? Konuştuğumda konuşan, yürüdüğümde yürüyen, sarıldığımda sarılan, ağladığımda ağlayan, yediğimde yiyen, uyuduğumda uyuyan, uyandığımda uyanan? Bende kendini arayan neydi? Böyle böyle bir şey yapmaktan korkar hale geldim. Bazen bir gün her şeyi anlayabileceğim düşüncesine kapılıyorum, her şeyi, hem de en ince haliyle. Olmanın yeni bir yolunu bulup sonra hemen unutuyorum. Bilme şeklim o kadar hatalı ki bana hiçbir kılavuz, hiçbir kitap yardımcı olamıyor. "Geçmişi unut. Yalnızca devam et." "Senin dediğin olsun. " "Işığı değil gölgeyi takip ettin." "Geri dön. Geri ver. Bundan kimseye bahsetme."
Hayat uzun bir başkalarının kavramlarıyla baş etme hikâyesi olmamalı. Olamaz. İçeride kalmam söylendi. Kaldım. Kendimi daha önce geçtiğim yollarla dengeledim. Ben, şeyleri başlatmakta mı, onları sonlandırmakta mı, yoksa sürdürmekte mi iyiyim? Bir doğam var ve ben yaşarken kendini yaratan ikinci bir doğam daha. Hep içeride kal diyen yolların sınırına yaklaştığımda bu defa göğsümde bir gücün harekete geçmek için toplandığını duydum. Hiçbir şey yeterli değildi evet ama her şey çok fazlaydı. Ne zaman bir şeyi görmek istesem, gözlerimi o şeyin bedenime yerleşmesi için oyulmuş iki delik olarak kabul ettim. Etmeyen göremez. Ama ben sadece gören değil izleyen de olmak istiyorum. Bir çocuk ya da hayvan değilsem insanların gerçeği söylediğini nasıl bilebilirim? Gerçekten önemli olan nedir?
Sevgiyi anlamanın tek yolu sevmektir. Ölümü anlamanın tek yolu ölmektir. Bu düşünce acı yaratıyorsa da acı, hissizlikten iyidir. Var olmanın tadına ve bir yoluna bakmalı ama ona bağlanmamalı. Bütün izlenimlerden kaçmalı. Geride herkesin hafızasında canlanacak zarif bir beden bırakmalı. Kendinin fikrini, adının hatırasını. Hayatın çokluğu başımı döndürdü. Zirve ve dip. Varoluşun sorun çözmek sokağı. Kaderin tamamlanması. Muhafız. Olaylar bana hâkim oldu.
Derinleşen her şey dikkat gerektirir. Dostların seni yarı yolda bırakabilir. Sütün İçinde süt, Suyun içinde su ve senin içinde sen varsın. Her şey kendi armağanıyla geliyor, dolaşıyor, bakışıyor, gidiyor. Olan oldu. Olanda hayır vardır derler. Sanmam. Tümüyle İnsan olmama yardım edecek şeyleri nerede bulabilirim? Mutlaka yıpranmış olacaklar. Acının eşlik ettiği derin sevgiye yani arzuya yaşama iştahına nüfuz edilmiş değil, olduğu yerde duruyor o, kendinden başka şeylere hayat vererek, hızlandırarak. Yine de bir şeyin yaşaması için illaki başka bir şeyin ölmesi mi gerekiyor. Bir kurtarıcıyı bekleyebilmek için önce kendini inkâr etmelisin. Sonra ortadaki her şeyi süpürecek ikinci bir rüzgâr gelir, toparlayarak süpürüp götürür. Güç yalnızca gizlice kullanılırsa kendini gerçekleştirebilir. Hareket ederek nereye varılabilir? Bu, yutulması zor bir ilaç. Yine de hatırlamaya, bilmeye, sevmeye ve aramaya çalıştım. Birçok defa birçok şeyi, birçok yeri, birçok kişiyi bütün ihtiyaçlarımın sığınağı sandım. Daima yanıldım. Saat bozuldu, makinist öldü. Öyle olmalı çünkü zamanın dışına atıldım. Anlaşılmayacağını bile bile tonlarca şey yaptım. Yollara çıktım, başkaları için yeni yollar hazırladım. Bıraktığımı zannettiğim her şeye tekrar tekrar saplandım, yol üzerinde durmadan geriye katlandım. Görünmez bir elin itmesiyle oldu bu.
Ama hiçbir şey tam olarak tekrar elde edilemez. Her seferinde gizemli bir yan yol, yeni bir kapı belirir. Başlangıç ve son çok önemlidir. Parlaklığının sınırına varan bir yıldız dönerek kendi içine çöker. Kutlamalı. Rahatlamalı. Teslim olmalı. Nefesimin bedenine dokunan çok ince bir zımparaya benzediğini söylemiştin. "İstersen cila bezi de diyebilirsin." Durmak ve yön değiştirmek için doğru zaman geldi. Ritme geri dönüyorum. Başkalarının odalarını temizlemekten usandım. Ateşi izleyeceğim. Ve küllere üfleyeceğim. Gerekirse kederleneceğim. Merhamet ve tesellinin kaynağına doğru yürüyeceğim. Başka bir oyuna, başka bir odaya, başka bir yere gideceğim. Köklerimi yerinden söküp saplarımı etrafa serpeceğim. Yeni bir yer inşa edeceğim. Tüm borçluların borçlarını sileceğim, yeryüzünün bütün topraklarını pay edeceğim, herkesi akşam yemeğe davet edeceğim. Hayata katılmam talep ediliyor. Bir dairede diğerleriyle biz araya gelmem isteniyor. Ama bana söyleyebilir misin bunun ne yararı var? Bir şey gerçekten değişebilir mi?
Hatırlıyorum, kalp genişledikçe hayatın bahçesi de çiçekleniyordu. Aynı anda sayısız büyüme küçülme, azalma artma, çiçeklenme, çürüme. Baş döndürücü bir başlama hevesi. Asla kolay olmadı. Dayanıklılık gerek. Sebat şart. İnsan hayatı boyunca sadece acıyı ve kaybı yaşar. Direnmek kalbin içinde çelişkiler yaratır. Şu anda her şey bana parlak, canlı ve zeki görünüyor. Galiba her şey evrenin başlangıcında da tıpkı böyleydi. Daralma. Açılma. Parlama.
Göçebe yaşantısına dönemem. Dönemeyiz. Yanlışsız bir biçimde var olmayı bilmiyorum. Hayat beni devam etmeye çağırıyor. Bildiğim tek biçimde devam edeceğim. Tamam. Ben, üzüntüden kaçmayı seçiyorum.
N.”
Bu yazı intihar mektuplarının o kasvetli havasının aksine son derece öz farkındalıkla dolu bir yeniden doğuş seremonisi aslında. Kendinin farkında ve artık ne yapamayacağına karar vermiş bir insanın mektubu. Varoluşunu çeşitli sorularla en sona anına kadar sorgulayan, cevaplar bulamasa da vazgeçişin tatlı huzuruna eren son derece narin bir ruh. İlk okuduğumda bunun intihar mektubu olduğunu kavrayamamıştım çünkü sebebini anlayamadığım bir şekilde yaşam dolu ve gerçeklerle bezeliydi. Ne yazık ki gerçekler her ruha eşit hissettiremediğinden ve hassas kalplerin en büyük düşmanı olduğundan dayanılamaz bir ağrıya dönüşebiliyor. Bu ağrıya dayanabilenler, dayanamayanlar ve dayanabileceği halde bunu yapacak gücü kendinde bulamayanlar için nihan bu mektubu bıraktı.
Bu mektup kimileri için kasvetli ve son derce depresif olabilir. Ama içinde taşıdığı derin anlamlara bakılacak olursa çok da iyi bir ders veriyor. Yaşamaya farklı perspektiflerden bakıp analiz yapıyor. Bu analizin sonucunda Nihan bir sonuca erişti ve unutulamayacak bir kitap karakteri olarak adını sonsuza yazmaya karar verdi.
Bu mektupta kendinden bir şey bulabilenlere ve Nihan’a….
12 Aralık 2022 Pazartesi
HÜZNÜ ÇALAN PERİLER
( Dört farklı kişi, dört farklı ruh tarafından yazılmış bir ortak şiirdir.)
(4.11.2022)
Kıpırdatmıyor
bu dert beni yerimden.
Yeşillendi gönlümün kır bahçeleri sonra soldu tek tek
Gerçeklik istiyorum dokunma solsa da çiçeklerime,
bırak acımı bile!
Her yaktığım sigara hala ciğerimi solduruyor
Hayatın verdiği rolleri reddediyorum!
Ormandaki küçük yeşil perilerin şarkılarını duyuyorum
mağaramdan
Duygularımın şarkısını dinliyorum, Sanırım yıkılışımın
türküsü.
Çiziyorum pamuktan bulutların yanına sönmüş
yıldızlarımı.
Sen kâinatın en güzel çıkmazısın.
Yapraklarımı döktüm senin topraklarına
Senin yüzünden kendimi aksatmışım, her şeyim olmuşsun
ne yazık.
Yokluğunda yediğim içtiğimden de tat alamıyorum.
Kimsin? Nasıl buna sebep olabiliyorsun?
Cüretkâr bir yalnızlığın içine doğuyorsun.
“Öldüğümüzde küllerimiz bir olsun, belki hayta bir
torun döker külümüzü bahçeye senle ben çiçek oluruz, bir oluruz.”
Anma beni, anamazsın zaten ben kendimi hatırlatırsam
varım senin için…
Uzanmak istiyorum derin bir sessizliğin içine
Eski bir intiharın hikayesi okunur dudaklardan,
“Seninle içtiğim şarap haram değildir bana.”
Her şey öyle değil midir? Olması gerektiğinde
kaybolur, gider.
Dallarımda asılı kozasından çıkacak renkli kelebekler
Vazgeçtiğim her kuşun kanadından öpüyorum.
Gelincikler kızartmış etrafı, beklerler küçük
çocukların soymasını
Deniz istiyorum, soğuk suyla savaşmak, soğuk
insanlardan sonra
İlaç gibi gelen deniz ve tatlı meltem.
Hatırlar mısın bilmem eski sevgi dolu günleri,
söylesene çok mu zor geriye dönmek?
Geçmişin ağlarına takılıp kalan, maziden bir şarkıdır
sesin.
Tekrar tekrar kafamda çalıyorum seni
Bırak notaları da çık kafamdan, çalma senin olmayan
her şeyi.
Yazarlar: Havva nur kara
Neslihan karabaş
Ruveyda karabaş ve ben.
22 Kasım 2022 Salı
PUSLU KITALAR ATLASI
Türk
edebiyatının kıymetli ve başarılı Post modern eserlerinden biri olan Puslu
Kıtalar Atlası'nı okumadığım için hep utanırdım. Bunca zaman neden erteleyip
okumadığıma bir anlam veremesem de kitabı beğendiğimi söyleyebilirim. Öykü
içinde öykü şeklinde ve muhteşem kurgularla ilerleyen bu kitapta baş
kahramanımız Uzun İhsan Efendi. Kahramanımız evinden bile çıkmayarak sadece
düşleriyle bir gezintiye çıkar ve bu gezintiler sonucunda eserin adı oluşur:
Puslu Kıtalar Atlası. Uzun ihsan efendinin Descartes’in “düşünüyorum öyleyse
varım.” felsefesinden yola çıkarak “ben düşünüyorsam siz varsınız.” Diyor ve
düşünmeye başlıyor. Düşlediği şeyleri bir bir not ediyor ve oğlu Bünyamin’e bu
defteri veriyor.
Defterle
birlikte bir yolculuğa çıkan Bünyamin’in başına gelen ilginç olayları okuyoruz.
Kâh yeniçerilerle, dilencilerle kâh kerpetenle diş çeken ve boşluğa inananlarla
ilerleyen sürükleyici bir roman. Babası neyi düşlediyse ve not ettiyse
Bünyamin’in başına da bizzat aynı olaylar geliyor. Bundan ötürü kitabın bazı yerlerinde
acaba uzun ihsan bir oğlu olduğunu mu düşledi? Bünyamin gerçekte yok mu? diye
düşünebilirsiniz. Asıl heyecanı da burada zaten. Bir sonraki cümlede bile ne
olacağını tahmin edemeden, ters köşelerle çevrili bir kurguya kapılıyoruz.
Gerçeklik algınızı sorgulatan ve pek çok şeyin üzerine düşündürten felsefi bir
roman diyebiliriz. Okudukça ufkunuz genişleyecek ve olayların gidişatını merak
edeceksiniz. Keyifli okumalar.
ALINTILAR:
1-“Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti.
Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, Bu
yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara
sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki,
kendilerini altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir âlem
kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı.
Oysa uzun İhsan Efendi dünyanın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık
sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kur'an'ın
kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden
herkes dünyayı onun gibi okuyup şehadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına
aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir
şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun
macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk bu
dünyanın şahidi olmaktı.”
2-“Düşlere dokunmak mümkün olabilir mi?”
3-“Zaten görülen ve görülmeyen bütün düşler, bu
karanlığın ta kendisi değil miydi?”
4-“Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurgu
göremesen de bari küçük bir şerçeyi gör. Kaf dağına varamasan bile hiç olmazsa
evinden çıkıp kırlara açıl."
3 Eylül 2022 Cumartesi
TUĞBA DOĞAN- NEFASET LOKANTASI
Kitap 3 bölümden oluşuyor: 1.bölümde Türkiye’den gidecek
olan Salih için nefaset lokantasında bir veda yemeği veriliyor. 2.bölümde Salih’in
sevgilisi nihanla olan ilişkisi anlatılıyor.3. bölümde de Salih’in çocukluğundan
bahsediliyor.
Kitap nefaset
lokantasının sahibi Afitap hanımın Salih’e veda yemeği vermesiyle başlıyor. Salih
müdavimi olduğu bu lokantada yemeğini yerken Afitap Hanım mutfakta ani bir
şekilde ölüyor. Cenazeye katılanlar
hayatlarında belki ilk defa şahit oldukları bir eşekarısı istilası yaşıyorlar. Salih
Afitap hanımın miras olarak lokantayı kendisine bıraktığını öğreniyor. 16
yıldır çalıştığı gazeteden bir arkadaşı yüzünden kovulan Salih ne yapacağını
bilemediği bir lokantayla kalakalıyor.
2 yıllık sevgilisi olan
nihanın intihar haberini alan Salih, kendisini ölümle aldatılmış gibi
hissediyor. Varoluşsal sancılar çekiyor ve buralardan gitmek istiyor. Roman ilerledikçe anlıyoruz ki Salih sadece
işten kovulduğu ve ülkenin durumunu beğenmediği için değil, hayatta tutunacak
dallarını; annesini ve çok sevdiği nihanı kaybettiği için gitmek istiyor. Afitap
hanımın ölümüyle gidişini ertelemek zorunda kalan Salih bu süreçte geçmişini
hatırlıyor. Kalbi düşünüyor ve çocukluk yıllarında annesiyle geçirdiği
zamanları hatırlıyor. Babasının metresi olan annesini, eve çok sık gelemeyen
babasını ve kendi icat ettiğini söylediği yağekmekşekeri hatırlıyor.
Çocukluktan itibaren anne ve babasız büyümek zorunda kalan Salih,
çok eğlendiği Nihanı da işini de kaybedince gidemediği bu ülkede kalmayı da
beceremiyor. Çözemediği sorunlarıyla,
peşini bırakmayan geçmişiyle ortada kalıyor. Kaybettikleri yüzünden gitmek
isteyip de gidemeyerek kendini cezalandırıyor Salih. Bir nevi intihar ediyor.
Çokça sorgulamayla ve monologlarla dolu bir kitaptı. Neredeyse
her yerin altını çizdim. Salih tüm kitap boyunca Brezilya’ya gidemedi belki ama
geçmişine doğru adım adım gitti. Asıl gitmesi gereken yerin kendi derini
olduğunu öğrendi. Ne kadar acı verirse
versin geçmişte yaşanan her şeyin bir gün hatırlanmak için kapalı
kutulardan-hafızadan- çıkabileceğini gösterdi. Gidebilmeyi değil hatırlamayı değerli
kıldı.
Tuğba Doğana verdiği bu güzel eserden ötürü çok teşekkür
ediyorum.
ALINTILAR:
"Dünyayı anlamaya ilk heves ettiğinde çok okuma, çok
düşünme kafayı üşütürsün dediler. Direnip devam ettiyse ergenliğinde şuna bak,
çıktığı kabuğu beğenmiyor dediler. Devam edip yetişkin olduğunda ne oldu hani o
kadar kitap okudun bir baltaya sap olabildin mi, bak şimdi tutunamayanları
oynuyorsun dediler. Kimse bütün değerlerin ucuzlaştığı bir ortamda tutunmanın
en iyi ihtimalle onursuz bir beceri olduğundan bahsetmedi."
"Dünyadan alacağı olduğunu düşünenle dünyaya
verecekleri olduğunu düşünenlerin farkı, sadece baktıkları yerin farkı, onlar
dünyanın umrunda değil, dünya dünya olmaya, hep aynı şekilde dönmeye devam
ediyor ama bir tek devran bir türlü dönmüyor."
"Varoluşu anlamsız bulanları anlamıyordu. Ona göre
varoluşun sorunu nihayetinde anlamsız değil aşırı anlamlı olmasıydı. Katlanması
zor olan da anlamsızlığı değil sonsuzcasına uzayıp giden anlamlarıydı."
"Böyle yaşamaktan yoruldum. İşte bundan gideceğim ben.
Buradan. Bu zehirlenmiş topraktan."
“Sen hiçbir zaman gerçekten gitmek istemedin. Sen sana
gelinsin istedin.”
Herkesin bir gizli nakaratı vardır. Ömrü boyunca gizliden
hep onu söyler.
Benim hayatım bu değil, olamaz. Bir gün bir şey olacak, bir
şey kökten değişecek ve gerçek hayatım başlayacak, ben de onu yaşayacağım,
yaşarken de diyeceğim ki hah işte buydu.
“Hayatın boyunca kimseye efendim deme oğlum. İnsan efendi değildir.”
"Kıyamet bile tam kopamıyor. Ya da belki kıyamet
aslında böyle bir şeydir. Bir seferlik, devasa ve kimseyi kayırmayan felaket
değil de gündelik hayatın içinde devam eden, garip, minik düzensizlikler olarak
çalışan, her gün yeni bir yere sinip orayı halleden bir şeydir."
“Sevgiyi anlamanın tek yolu sevmektir. Ölümü anlamanın tek
yolu ölmektir. Bu düşünce acı yaratıyorsa da acı, hissizlikten iyidir.”
"Pişmanlık ve utanç bizi insanlaştırır."
Kimse yola çıkarken olduğu halde kalmadı. Mazlumlar zalim,
âşıklar hain, mücahitler müteahhit ve gariban galip oldu. Hayaller hüsran,
hayatlar berbat oldu.
İnsanın evi kitaplarının olduğu yerdir.
“İnsan hayatı boyunca sadece acıyı ve kaybı yaşar.”
“Önce niyetler zehirlendi. Sonra sözler ve eylemler
zehirlendi. Arada kelimelere saldırıldı ve kelimelerin ruhları zedelendi.
İnsanlar ahmaklaştıkça ahmaklaştı. Hiçbir şey yapamadık. İçinde durarak ve
bedenlerimizi yakalamasına izin vererek büyük bir çürüme tarihi yarattık.”
"Hiçbir şeye geç kalınmaz, her şey kendi zamanında
olur."
24 Ağustos 2022 Çarşamba
İRAN SİNEMASI
Son birkaç yıldır çok ilgimi çeken İran sinemasından genel anlamda bahsetmek istiyorum. Her türlü baskıya, savaşa, devrimlere rağmen özgün bir sinema oluşturmayı başarmışlar. Filmleri izledikten sonra ne kadar samimi ve doğal olduklarını görüyorsunuz. Tıpkı bizden biri gibiler. Bazı filmler günlük hayatta aniden biri bir kamera çıkarmış ve çekmeye başlamış gibi doğal. İran’ın ünlü yönetmenlerinin de kendine has tavırları olsa gerek sanki filmlerde hiçbir senaryo yokmuş ve oyuncular metin ezberlemiyorlarmış hissi uyandırıyor. Adeta yönetmen oyuncuları bir kenara çekip “Senin oynayacağın karakterin hikayesi bu, sadece oyna.” Demiş.
Alışılagelmiş sinemanın çok dışında duruyor. Hollywood yapımı, klişeleşmiş olmasına rağmen ödül alan pek çok filme taş çıkartır. Öyle de olmuş aslında. Yönetmenler tüm yasaklara rağmen film çekmenin ve yayınlamanın bir yolunu bulmuşlar. En ilginç örneklerinden bir tanesi de Cafer Panahi’nin “Bu bir film değil” adlı yapıtı. Bu eser bir kekin içine gizlenmiş USB bellek ile ülke dışına çıkartılarak yayımlanma imkânı bulmuş ve ödül almış. Zor şartlar altında bile bir şekilde sanatlarını icra etmeye çalışmışlar. Yönetmenlerin çoğu hükümet karşıtı filmler yapmak suçundan hapse girmişler.
Filmlerin çoğunda kadınlar, çocuklar ve aileler anlatılıyor.
Bazı filmlerde olduğu gibi paldır küldür olaylar yaşanmıyor aksine gayet sakin
ve sanatsal bir izlenim sunuyor. Estetik anlayışları da oldukça farklı. Film
bittikten sonra da üzerinde düşünüp sindirmeniz gerekiyor. Size yorumlama hakkı
tanıyor. Birçok yönden bizim yaşantılarımıza da yakın olan filmleri izlerken
farkına varmadığımız şeyleri görüyoruz.
İran sinemasının ünlü filmleri:
Yakın Plan (Close-Up)
Kirazın Tadı (Taste of Cherry)
Rüzgâr Bizi Sürükleyecek (The Wind Will Carry Us)
Arkadaşımın Evi Nerede? ((Where Is the Friend's Home?)
Bir Masumiyet Anı (A Moment of Innocence): ekmek ve çiçek
Elly hakkında (About elly)
Ve Yaşam Sürüyor
10 (Ten)
Zeytin Ağaçları Altında(Through the olive trees)
Şirin (shirin)
Sonsuzluk ve bir gün
Bir Ayrılık (A
Separation)
Satıcı(the salesman)
Yola devam(Hit the road)
Kutsal örümcek(Holy spider)
16 Temmuz 2022 Cumartesi
MUTLU ÇİKOLATALAR
Mutluluk, TDK’de “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli
olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık,
saadetlilik” olarak tanımlanıyor. Mutluluk aynı zamanda göreceli bir kavram.
Sizin mutluluk duyacağınız bir şeyden başkaları keyif duymayabilir.
Mutlu olmanın da pek
çok yolu vardır. Örneğin; endorfin ve serotonin hormonu salgılanmasını sağlayan
çikolatayı yiyerek mutlu olabilirsiniz. Sevdiklerinize de çikolata ikram ederek
onların mutluluğunu paylaşıp siz de mutlu olabilirsiniz. Çikolatalar da mutlu
mudurlar acaba? Bu tartışılır fakat çikolata mutluluğun temel bir simgesidir.
Çikolata dışında da mutlu olmanızın pek çok yolu vardır.
Kendinize zaman ayırıp yaptığınız herhangi bir şey de sizi çok mutlu edecektir.
Özenerek hazırladığınız bir yemek tabağı, saatlerce okuduğunuz bir kitap, uzun
uğraşlar sonucu çizdiğiniz bir resim, dinlediğiniz bir şarkı, kendinizle
çıktığınız bir yürüyüş ve daha pek çok şey size mutluluk getirecektir. Önemli
olan ufacık şeylerden bile alabileceğimiz haz duygusunu bulmak ve bulduğumuz
şeyin üzerine gitmektir. Bugün siz mutlu ve pozitif bir insan olduğunuzda
çevrenizin de zamanla aynı ölçüde değiştiğini göreceksinizdir.
Günlük hayatın keşmekeşi sırasında unuttuğunuz ve aslında
büyük bir şükür sebebi olan şeylerin farkına varın. Büyük mutlulukların ufacık
şeylerin ardında olduğunu ve ulaşmanın hiç de zor olmadığını bilin. Kendinize
zaman ayırıp sizi ne mutlu eder bunu öğrenin. Size göre olan mutluluğu bulun ve
keyfini çıkarın. İşte o zaman hayat size hiç beklemediğiniz anda bir kutu
çikolata bahşedecektir. Afiyet olsun🙂
17 Haziran 2022 Cuma
MARY - EFES'E YOLCULUK-
Hz. İsa’nın göğe yükselmesinden sonra Meryem ana Efes’e doğru zorlu bir yolculuğa çıkar. Bundan tam iki bin yıl sonra Mary adında bir azize altı yaşındaki lösemili oğluyla birlikte aynı yolculuğa çıkacaktır. Şifalı suyu aramaya çıktıkları bu mucizevi yolculukta her an yüreğiniz ağzınızda ve akışın içinde sanki sizde varmışsınız gibi hissedeceksiniz. Bin yıl önceki tarihsel gerçeklerin günümüz kurgusuyla çok iyi bir şekilde birleştirilmiş halini okuyacaksınız.
Mary,
kendisinin bir azize olduğunun farkında değildir. Bir gün hastanedeki oğlunun
başında beklerken uyuyakalır. Rüyasında Meryem anayı ve Hz. İsa’nın 12
havarisinden biri olan Aziz Yuhannayı görür. Bu rüyaların ardından gelişen olaylar
sonucu Mary kendisinin seçilmiş biri olduğunu öğrenir. Gördüğü rüyalardan yola
çıkarak şifalı suya oğlunu götürmek için Türkiye’ye gitmeye karar verir. Oğlunun
doktorunu da alıp Türkiye’ye Meryem ananın evine ve şifalı suya doğru yolculuğa
çıkarlar. Mary’nin peşine onu öldürme göreviyle kardinalin adamları
takılmıştır.
Mary Türkiye’ye gelir gelmez şifalı suya gider ve elini keserek suyun altına tutar. Hiçbir iyileşme göremeyince suyun şifalı olmadığını anlayıp ümitsizliğe kapılır. Uzaktan olanı biteni izleyen Mengü kadın Mary’nin halini görüp onu hemen yakınlardaki evine götürür. Mary’nin dilini bilmediği için rehber Mustafa’yı çağırır. Mengü kadın aslında doğaüstü güçlerle iletişime geçebilen birisidir ve Mary’nin neden buralara kadar geldiğini öğrenmiştir. Mary’nin uyumasını sağlayarak rüyalarındaki yolculuğunu tamamlamasını beklerler. Rüyasında iki bin yıl önce Meryem ananın yaşadıklarını tüm detaylarıyla gören Mary şifalı suyun gerçek yerini öğrendikten sonra uyanır. Oğlunu da alıp şifalı suya gider.
Türkiye’nin
önemli zenginliklerinden olan Efes, Laodikya, Hierapolis vb. nice
güzelliklerden kitapta da detaylıca bahsediliyor. Hatta kitap bu muhteşem kurgunun
ardında bu güzellikleri tanıtmak ve ülkemizdeki inanç turizmini geliştirmek
adına yazılmış diyebiliriz. Gerçekten de tüm dünyanın görmesi gereken
güzellikler bizim ülkemizdeyken en az ziyaret edilenler de yine bizim
ülkemizde. Bu durumu değiştirmek adına, çevremizdeki olağanüstü tarihin ve bu
güzelliklerin farkına varmak adına devrim niteliğinde bir kitap. Gözünüz
gönlünüz açılacak ve hemen en yakınınızdaki tarihi bölgelere seyahat etmek isteyeceksiniz.
Bu muhteşem kitaptan kimsenin mahrum kalmasını istemiyor ve tarihimize sahip
çıkılması adına bende bu yazıyı yazarak ufak da olsa bir adım atmak istiyorum. Şimdiden keyifli okumalar.
KİTABIN TANITIM VİDEOSU:
19 Nisan 2022 Salı
YÜRÜMENİN FELSEFESİ
Frederic Gros’un
yazdığı bu kitap adeta yürüme eyleminin vücut bulmuş hali diyebilirim. Zira kitap içinizde her şeyi bırakıp aniden çekip gitmek, hiç
bilmediğiniz yerlerde kilometrelerce yürümek ve çevredeki güzelliklerin
tadını çıkararak farkındalık içinde bir yürüme isteği uyandırıyor. Bu bağlamda gayet harekete geçirici
bir eser olduğu söylenilebilir.
Kitapta Nietzsche, Thoreau , Rousseau , Kerouac ve Gandhi gibi pek çok yazar ve düşünürün alıntıları da
var. Bu alıntılar sayesinde okumak daha da keyifli hale geliyor. Yazar yürümek
için özel ayakkabılara ve yürüyüş çubuklarına ihtiyaç olmadığını, tüm bunların
sadece kapitalizmin bir oyunu olduğunu savunuyor. Yani yürümek için kaliteli
ekipmanlara ihtiyacınız yok, ayaklarınız ve farkındalığınız olması harekete
geçmeniz için yeterli. Yazar bir noktada yiyecek içecek dışında sırt
çantalarına gereksiz bir sürü yük yüklenmesine de karşı çıkıyor. Zaten yürümek
belki de arınmak için çıktığınız yolculukta, sırtınıza fazladan yükleyeceğiniz
her ağırlığın yürüyüşü çileye döndürdüğüne ve amacından uzaklaştırdığına
inanıyor. Bu noktada da minimalizme vurgu yapıyor. Ne kadar az ve ihtiyaca
yönelik eşyanız olursa yürüyüşünüz de o kadar rahat ve keyifli geçiyor.
Kitapta bahsedilen
yürüyüş bir yere yetişmek için hızlı hızlı yürünen yolu değil; daha sakin,
etrafında olup bitenin farkına vararak, çevrendekilerden ve o andan keyif duyularak,
her ne olursa olsun mızmızlanmadan yapılan bir yürüyüşü anlatıyor. Ayaklarınız
ağrısa ve karnınız aç olsa bile bir şekilde huzur içinde yürümekten adeta bir
tefekkürden bahsediliyor. Yürümenin bir
spor değil, düşünmenin farklı bir biçimi olduğunu anlatıyor.
İyi yürüyüşler
diliyor ve altını çizdiğim birbirinden güzel alıntılar ile sizleri baş başa
bırakıyorum.
🚶
·
“İşleri yaratanın da yüklenenin de kendimiz
olduğunu gayet iyi anlayıp onlarla uğraşmaktan ve onlar tarafından alıkonmaktan
kurtulacağımız bir gün elbet gelecek. Çalışmak; birikim yapmak, hiçbir kariyer
fırsatını kaçırmamak için hep pusuda beklemek, bir mevkiye göz dikmek iş
yetiştirmek, rakipleri düşünüp endişelenmek. Bunu yap, şunu görmeye git,
öbürünü davet et: sosyal ilişkilerdeki baskılar, kültürel modalar, iş
yoğunluğu...Her zaman bir şeyler yapmak, peki ya “olmak?” Bunu sonraya
bırakırız çünkü hep daha iyisi, daha acili, daha öncelikli olanı vardır. Var
olmak yarına kadar bekleyebilir. Ancak yarın da öbür gün işlerini getirir.
Bitmeyen karanlık bir tünel. Ve buna yaşamak derler.”
· "İnsan kendini sevmeyi yeniden öğrenebilmek için
uzun mu uzun bir yol tepmelidir."
·
"Yola çıktığınızda hem kaygılı hem
neşelisinizdir. Kaygılısınızdır çünkü bir şeyleri bırakıp gidiyorsunuzdur. Öte
yandan geride bıraktıklarınız yüzünden neşelisinizdir; diğerleri kalırlar,
oldukları yere mıhlanmış, sıkışmış olarak."
·
"Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmak
için oturmak nasıl da beyhudedir."
·
"Ve unutmayın, yürürken taktire şayan tek
şey gökyüzünün parlaklığı, manzaranın görkemidir. Yürümek spor değildir."
·
“Bir kez ayakları üzerine dikildi mi, olduğu
yerde kalamaz insan.”
· "Yürümek kendini bulmak değil, kendine yeniden
şekil vermek için imkân yaratmaktır."
· " Beden ezip geçtiği toprakta demlenir. Ve böylece
yavaş yavaş manzaranın içinde olmaktan çıkıp manzaranın kendisi olur."
·
“Maddi olan her şey aldatıcıdır, değişken ve
görecelidir, beden bir kılıftır, hakikatse ruhta, fikirde ve zihinde gizlidir.”
· " Hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım."
· "Yürümek kenara çekilmektir: Çalışanların
kenarından, hız yapılan yolların kenarından, servet ve sefalet üretenlerin,
sömürenlerin, emekçilerin kenarından, kış güneşinin solgun yumuşaklığını ve
ilkbahar esintisinin tazeliğini hissetmekten daha önemli işleri olan ciddi insanların
kenarından uzaklaşmaktır."
7 Mart 2022 Pazartesi
8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ
Günün anlam ve önemine binaen bir kere daha kadınlardan bahsedeceğim. Turgut Uyar'ın çok sevdiğim “Kaçak yaşama yergisi” şiirinde “Akşamları eve hep arka sokaklardan dönüyorum.” Diye bir mısra var. Bu şiiri pek çok kez okumama rağmen ilk kez farklı bir bakışla okuduğumu itiraf etmeliyim. Akşamları eve arka sokaklardan dönemeyen 21.yüzyıl kadınlarının bakışıyla, otobüste tek kalmamak için iki veya üç durak önce inip tedirginlikle evlerine yürüyen kadınların bakışıyla ve evde tek kaldıklarını belli etmemek için kapısına erkek ayakkabısı bırakan kadınların bakışıyla, yani 21.yy’da bir şekilde hayatta kalmaya çalışan kadınların bakışlarıyla okudum. Bu bakış açısı tokadını öyle bir savurdu ki yüzüme aslında güçlü görünmeye çalışan, kendi ayaklarının üzerinde durabilmek için mücadele veren benim gibi pek çok kadın arkadaşımın, toplumsal olarak nasıl psikolojik bir baskıya maruz kaldığını bir kez daha görmüş oldum. Halihazırda yapılan cinsiyet ayrımcılıkları, dış görünüş üzerinden oluşturulan güzellik algıları ve bunun gibi pek çok şeye-maalesef- sadece kadın olduğu için maruz kalan çok insan var. Günlük hayatlarında verdikleri çabalar yetmiyormuş gibi bir de böylesine gereksiz tabuları yıkmak için kendilerini hırpalıyorlar.
Biz de geceleri
yürüyüş yapabilelim veya bir yerden dönerken tedirgin olmayalım. İstediğimizi yapabilelim,
kimsenin saçma güzellik standartlarına takılmayalım. Tacize ya da tecavüze
uğrama ihtimalinin gölgesinde kendimizden ödün vererek yaşamak zorunda
kalmayalım. Hiçbir kadın şiddete uğramasına rağmen çocukları için susmak
zorunda kalmasın. Elinin hamuruyla, bileğinin ve yüreğinin gücüyle pek çok
kadın gönlünce yaşamaya devam edebilsin. Bir kadın kendi hemcinsine
aşağılayıcı ithamlarda bulunmasın.’ Kadın kadının yurdu’ olsun. Kız çocukları
zorla evlendirilmesin. Namus kavramı sadece kadın üzerinden
konuşulmasın. Mutsuzluk ve güvensizlik üzerine kurulu evliliklerinde kadınlarımız
aile evine dönmeye utanmasın. Hiçbir kadın nişanlısı, eşi, sevgilisi, iş
arkadaşı, babası, abisi veya hiç tanımadığı biri tarafından canice öldürülmesin.
Gördükleriniz ve duyduklarınız karşısında siz de sessiz kalmayın ve
çocuklarınızı da bu bilinçle yetiştirin. Bir daha hiçbir şiddet, cinayet ve
vahşet olmaması dileklerimle…
Turgut Uyar’ın muhteşem şiirine rağmen akşamları eve hep arka sokaklardan dönemeyen 21. Yüzyıl kadınlarına ithafen …
2 Mart 2022 Çarşamba
SAHAFLIK KÜLTÜRÜ
Sahaflar ikinci el ve eski kitapların alınıp satıldığı kitapçılardır.
Dilimize Arapça olan sahife kelimesinden
geçmiştir. 14-15. Yüzyıllarda Bursa ve Edirne’de
gelişmeye başlayan sahaflık İbrahim Müteferrika’nın matbaayı bulmasıyla taçlandırılmıştır.
Kitapların basılmasıyla okurlar koleksiyon yapma imkanları bulmuştur. Yapılan
bu koleksiyonlar zamanla okurun vefat etmesiyle sahaflara bağışlanmaya başlamıştır.
Bağışlanan ve takas edilen ikinci el kitaplar, kâğıt toplayıcılarının
buldukları romanlar, sahafların genellikle kitaplarını temin etme yollarıdır. Günümüz
sahafları test kitapları, posterler, plaklar ve pullar gibi koleksiyonluk
ürünler satsalar bile sahaflığın eskiden beri süregelen kültüründe aslında eski
kitapları satmak vardır. Günümüzde eski ve değerli kitapları talep eden
olmadığı için -olsa da ekonomik anlamda gücü yetmediği için- sahaflar
kiralarını ödeyebilmek ve geçinebilmek adına test kitapları ya da antika
ürünler satmak durumunda kalıyorlar.
Sahaflıkta ve
okurlukta ortak olarak en zorlanılan yerlerden bir tanesi de ekonomidir. İnsanlar
hayatlarını idame ettirebilmek için mesleklerinin kültürünü bozguna uğratmak
zorunda kalıyorlarsa burada işçi sınıfının yapabileceği pek de bir şey
görünmüyor. Sanatı, zanaatı ve mesleklerin özünü korumak için elini taşın
altına koyacak eski kültürlere sahip çıkacak birileri ne yazık ki bulunmuyor. Halbuki başka hayatların hikayelerini
kendimizinkine eklememize yardımcı olan en kıymetli etken sahaflardır. Sahafların
kendilerine has selüloz kokusu içeri girdiğiniz anda sizi başka diyarlara alır
götürür.
‘Sahaf esnafı çoğunlukla yazma ve değerli kitap satan,
derin kitap bilgisi ve ilmi olan, müşterisinin ihtiyacını gideren, ehline
ehliyetle deva bulan bir ticaret erbabıdır’. Sahaflar Şeyhi Muzaffer Ozak'ın
bir sözü vardır. “Sahaflık, ölenlerin kitaplarını alıp, ölecek
olanlara satma sanatıdır.” Ülkemizde pek çok yerde sahaflar çarşısı
bulunmaktadır. İstanbul’da Beyazıt sahaflar çarşısı ve Beyoğlu Aslıhan çarşısı
en bilinenleridir.
Son olarak araştırmalarım
esnasında sahaflar belgeselinde duyduğum bir sözü paylaşmadan edemeyeceğim: “Kitabın
üç büyük düşmanı vardır; ateş, su ve kadın.” Bu sözün kullanılış biçiminde profesörlerin
eve çok kitap aldıkları için eşlerinin kıskanmaları ve onlar öldükten sonra da
kitapları hemen satmak istemeleri örnek olarak verilmiş. Her ne olursa olsun
böylesine genel ve cinsiyetçi bir tanım çok yanlış. Okumayı seven, kitaplarda
kendini bulan ve sahaflık yapan kadınlar da var. Örneğin İskenderiye kütüphanesinin
yakılmasını önlemeye çalışan Hypatia bilge bir kadındı. Yani kadınlar
kitapların düşmanı değil ancak dostu olabilirler. Kitaplar söz konusu olduğu zaman kadınlar ve
erkeklerin ayrımcılığa uğraması söz konusu bile olamaz. Kitap kendi bünyesinde
cinsiyet barındırmaz.
Sahaflık kültürünü devam ettiren , Sorduğum bütün sorulara cevap veren ve her gittiğimde içten bir sıcaklıkla beni karşılayan Hakan Aktaş’a
ve Serkan Aktaş’a teşekkürlerimle….
14 Şubat 2022 Pazartesi
GAUGUİN: VOYAGE TO TAHİTİ (FİLM İNCELEMESİ)
Film bu esnada bitiyor ve ressamın Tahitiye tekrar gitmesine
rağmen Tehurayı bir daha hiç göremediğini söylüyor. Filmde ve gerçek hayatta ressam hiçbir
eserinden gelir elde edemezken öldükten sonra eserleri milyon dolarlara
satılıyor.
Ressamın sanat anlayışına ve resimlerine filmde çok
değinilmemiş. Gauguin’in ve Tehura’nın aşkı daha yoğun gösterilmiş. Özellikle
sanat anlayışı için izlemek istiyorsanız zaman kaybedeceksinizdir. Paul gauguin’in
sanat anlayışı için Prof. Dr. Ayla Ersoy’un Gauguin’i anlattığı programı
izlemeniz daha faydalı olacaktır.
Gauguin’in yaptığı bazı tablolar:
8 Şubat 2022 Salı
19. yüzyılda bir aile cinayeti
Merhabalar. Bugün
Michel Foucault’un derlediği ‘Bir Aile Cinayeti’ kitabının incelemesini
yapacağım. Fransa’da 1835 yılında
işlenmiş bir cinayet davasının mahkeme kayıtlarını, doktor raporlarını, vaka
analizlerini ve gazete makalelerini derlenmiş bir halde okuyoruz. Psikolojik ve
sosyolojik açıdan çok önemli analizler sunulmuş. “Annemi, kız kardeşimi, erkek
kardeşimi katleden ben, Pierre Riviere.“ Diye kendisini tanıtan katilin hayat
hikayesini anlattığı bir hatırat bölümü de kitapta mevcut.
“Pierre Riviere babasının askerden kaçması için peydahlanmış bir çocuktu.” Diye geçen bir yer var. İstenmeden yapılmış bir evlilik, bir şeylerden kaçmak için dünyaya getirilen bir çocuk, bilinçsiz ve sevgisiz bir ebeveynlik nasıl sorunlar doğurabilir bunları detaylıca anlatmışlar. Aslında Pierre çocukluk çağlarından itibaren farklı bir çocukmuş. Kendisiyle birlikte içinde bir canilik büyütmüş. Anne ve babasının çekişmeli boşanma aşamalarından da etkilenen Pierre, annesinin babasını çok üzdüğünü ve kardeşlerinin de bu konuda annesine yardım ettiğini öne sürerek içindeki bu caniliği durdurulamaz bir noktaya getirmiş. Tüm planlarını yaptıktan sonra babasını mutlu etmeyi umarak malum cinayeti işlemiş.
Yazar bu cinayete ait
tüm belgelerin yazılı metinlerini de kitaba eklemiş. Pierre'nin ebeveyn katili
olduğu için idam cezası alması gerekiyormuş fakat davanın başındaki kişiler
katilin akıl sağlığı konusunda şüpheye düşünce müebbet hapis cezası almasına
karar verilmiş. Hemen hemen aynı zamanlarda kralı öldürmeye teşebbüs eden bir
suikastçı idam ile cezalandırıldığından Pierre Riviere'nin dava dosyası çok
konuşulmaya başlamış. Yazar bu kısımda
toplumun “normallik” normlarına karşı değinmelerde bulunmuş. Okumak isterseniz
diye kitaptan alıntılar bırakıyorum:
·
İnsan doğasının sınırları hakkında soru sorma
fikri, sadece toplumsal ilişkiler ağından dışlanmış olanların aklına gelir.
·
Kanunlara karşı çıkmak istiyordum, bana öyle
geliyordu ki, babam için ölmekle kendimi ölümsüzleştirecektim.
·
Nasıl olursa olsun, öldürmek ve ölmek aynı
madalyonun iki yüzüdür.
·
Dik kafalılık ve yalnız kalmaktan zevk alma öncelikle
birer kalıcı karakter özelliğidir ve bu nedenle daha fazla açıklama
gerektirmezler.
·
Öldürmek, sonra hayatta kalmak ve dayanmak; bu,
insan olmanın tam karşıtıdır.
·
" Az önce babamı kurtardım, bir daha hiç
mutsuz olmayacak."
· Onun karamsar ve kederli yaradılışının derinliklerinde acımasızlık dürtülerinin, garip bir gaddarlığa karşı temayülün ve insanlık düşmanı fikirlerin yattığı kuşku götürmez, ama şayet bir süre kendisine karşı mücadele etmiş olsaydı bu korkunç kararın üstesinden gelemez miydi acaba?
22 Aralık 2021 Çarşamba
KAN BAĞIŞI DETAYLI ANLATIM (Blood donation)
Kızılay; kan bağışı
da dahil olmak üzere pek çok gönüllülük faaliyetlerini sürdüren bir kuruluştur.
Kızılay hiçbir ayrım gözetmeksizin her canlının yardımına koşan, anlayışı, dostluğu
ve saygıyı pekiştiren bir kurumdur.
Bir önceki yazımda (https://karavandakikadin.blogspot.com/2021/12/bedava-soda-icmek-ister-misiniz.html)
kan bağışının biraz daha vicdani ve duygusal bir yönünden bahsetmiştim. Bugün kan
bağışı aşamalarını anlatıp biraz da olsa içinizdeki endişeleri silmek istiyorum.
Korkulacak bir durum olmadığını göstermek için detaylı anlatım yapacağım. Bahsettiğim
tüm bu detaylardan ve açıklamalardan sonra hala aklınızda bir soru işareti
kaldıysa https://www.kanver.org/ adresine
giderek bizzat Kızılay’ın kendi sitesinden bilgi alabilirsiniz.
Öncelikle 18 yaş üstü, 65 yaş altı ve 50 kg üzerinde
sağlıklı bir birey olduğunuzu varsayıyorum. Kendi rızanızla kan bağışı yapmak
için herhangi bir kan alma birimine gidiyorsunuz. Kan bağış merkezimize tok karnına
ve nüfus cüzdanınızla birlikte geliyorsunuz. Form doldurma alanına geçerek size
özel bilgilerin bulunduğu kan bağışçı formunu dolduruyorsunuz. Formu eksiksiz
bir şekilde doldurduktan sonra doktor muayenesi ve kan alımı için doktor ve
hemşirelerimizin bulunduğu alana geçiyorsunuz. Bu alanda hemoglobin değeri,
tansiyon ve ateş gibi vital ölçümleriniz yapılıyor. Doktor muayenesinden sonra
eğer kan vermeye uygunsanız kan alımı için sedyelere geçiyorsunuz. Burada kolunuza
bir turnike takılıyor ve dirsek çukurunuzdan damar yolu açılıyor. İlk önce test
tüplerine daha sonra ana torbaya kan dolduruluyor. 480 ml kan torbaya dolduktan sonra damar
yolunuz çıkarılıyor ve bölgeye bası uyguluyorsunuz. 5-10 dk. ikram ve istirahat
alanlarımıza geçip dinleniyorsunuz. Bu esnada Kızılay maden suyu ve bisküvi
ikram ediliyor. İşlemlerin tamamı bittikten sonra kendinizi iyi hissediyorsanız
gidiyorsunuz. Verdiğiniz kan HIV, HEPATİT B-C, SFİLİZ ve kan grubu testlerine sokuluyor.
Eğer herhangi bir sorun yoksa düzenli bağışçı olabiliyorsunuz. Erkekler 3 ayda
bir, kadınlar 4 ayda bir kan bağışlayabiliyorlar.
Kan bağış işlemi tamamen bittikten sonra dikkat etmeniz
gereken bazı noktalar var. Örneğin; kan bağışından sonra 2 saat boyunca sigara
içmemeniz gerekir. (baş dönmesi, mide bulantısı şikayeti yapabileceği için)
bağış yaptığınız kolunuzla ağırlık kaldırmamanız gerekir. Bağıştan sonraki ilk
dört saat boyunca bol sıvı almanız önerilir (alkol hariç). Spor faaliyetlerinize
ara vermelisiniz. Aşırı sıcak ortamlarda bulunmayınız (hamam, sauna vb.) eğer
pilot, ticari araç şoförü, tehlikeli madde operatörüyseniz kan bağışından sonra
24 saat işinize ara vermeniz gerekir. Herhangi bir baş dönmesi veya baygınlık
belirtisi hissederseniz: bir yere uzanın veya başınızı iki dizinizin arasına alacak
şekilde oturun.
Eğer artık Kızılay’a düzenli bağış yapmak isterseniz Kızılay
size: 10 kez bağış yaptığınızda bronz madalya, 25 kez bağış yaptığınızda gümüş madalya,
35 kez bağış yaptığınızda altın madalya ve 45 kez bağış yaptığınızda plaket
takdim ediyor. “14 Haziran dünya gönüllü kan bağışçıları Günü’nde madalya ve
plaketleriniz veriliyor.
Kan bağışı
endişeleneceğiniz ve gözünüzde büyüteceğiniz bir şey değildir. Üstelik sadece
15 dakikanızı ayırarak tanımadığınız 3 kişinin hayatına dokunmak size tarif
edilemez duygular ve deneyimler katacaktır.
Kimler Kan Veremez?
- Hepatit B (Hiçbir zaman kan veremezler)
- Hepatit C (Hiçbir zaman kan veremezler)
- AIDS (Hiçbir zaman kan bağışı yapamazlar)
- Sıtma (Tedavinin sağlanmasından 3 yıl sonradan itibaren kan verebilirler)
- Frengi geçiren hastalar, iyileşmeden 1 yıl sonra kan verebilirler.
Tüberküloz ve Daha Pek Çok Hastalığı Bulunanlar
- Creutzfeldt-Jacob hastalığı olanlar, hiçbir zaman kan veremez.
- Chagas Hastalığı ( Alınan kan sadece fraksinasyon amaçlı kullanılabilir)
- Tüberküloz (Tedavinin sağlanmasından 5 yıl sonra kan verebilirler)
- Diabet (İlaç kullanmayan veya ilaç kullandığı halde, kan şekeri regüle edilmiş olanlar kan verebilir)
- Anemi (Anemi teşhisi konmuş kişiler kan bağışçısı olamazlar)
- Gebeler kan veremez. Doğum veya gebeliğin sonlan(dırıl)masından 6 hafta sonra kan verebilirler.
- Koroner kalp hastalığı, angina pektoris, ciddi kardiyak aritmi, serebrovasküler hastalıklar, arteriyal tromboz veya rekküren venöz trombozu olan kişiler kan veremezler.
- Allerji ( Astım hastaları kan veremez. Polen allerjisi olanlar ise, sadece allerjileri oldukları dönemde kan veremezler.)
- Otoimmün hastalığı olanlar kan veremezler.
- Kanama diatezi (Kanama eğilimi) olanlar ömür boyu kan veremezler.
- Bronşit (Kronik bronşit hastaları kan bağışı yapamaz)
Epilepsi gibi Sinirsel Hastalığı Bulunanlar
- Kronik nefrit ve pyelonefritli hastalar kan veremez. Akut glomerulonefrit geçirmiş olanlar ise, iyileşmeden 5 yıl sonra bağış yapabilir.
- Malign (Habis) hastalığı olanlar, gönüllü donör olarak kabul edilmezler.
- Brusella almış olanlar, tam iyileşmeyi takiben iki sene sonra kan bağışı gönüllüsü olabilirler.
- Epilepsi hastaları, kan veremezler.
- Osteomyelit geçirmiş hastalar, tam düzelmeden 5 yıl sonra kan verebilirler.
- Cerrahi: Büyük ameliyatlardan sonra 6 ay boyunca kan bağışı alınmaz.Mide rezeksiyonu geçirenler ise, hiçbir zaman donör olamazlar.
- Transfüzyon: Kan veya kan ürünü alan donörler, 1 yıl boyunca kan veremezler.
- Attenüe virus aşısı yapılmış olanlar 3 hafta kan veremez.( Su çiçeği, sarı humma, kızamık, kızamıkçık, oral polio, kabakulak)
- Ölü bakteri aşısı olanlar, 5 gün donör olamazlar.( Kolera, tifo, antrax)
- İnaktif virus aşısı ve toxoid alanlar ise 3 gün kan veremezler ( Polio-injeksiyon , influenza, rabies, difteri, tetanoz)
Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı?
Hatice Meryem'in bu kitabı 84 sayfadan, 10 ayrı cinayet öyküsünden, 1 tane "Yarın bir kadını öldüreceklere tavsiyeler" ve 1 t...

-
Şule Gürbüzün 2 cilt ve toplamda 924 sayfadan oluşan kitabı fiziki ağırlığının yanı sıra ruhsal bir ağırlıkla çöküyor üzerinize. Detaylı ve...
-
Merhabalar. Bugün Michel Foucault’un derlediği ‘Bir Aile Cinayeti’ kitabının incelemesini yapacağım. Fransa’da 1835 yılında işlenmiş ...
-
Kütüphanede basın tarihi araştırması yapan genç kadın, Osmanlı zabiti Mehmet Ali üsteğmenin intihar haberine denk gelir. Bu haberden çok ...