Translate
30 Mart 2026 Pazartesi
Bahar'a
14 Mart 2024 Perşembe
Adı:Kadın Öykü Seçkisi
Kadınlar günümüzün en güzel hediyesi bu kitabın gelirlerinin Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'na bağışlanması oldu. Tüm kadınlar için bir temsil niteliğinde bu kitap .Gücümüzün, ufkumuzun ve neşemizin her geçen gün artacağının bir kanıtı. Beni bu seçkiye girmeye layık gören tüm jürilerimize ve seçkide yer alan diğer tüm kadınlara, Emeği geçen herkese sonsuz teşekkür ediyorum.
Etiketlere ve metalaştırmalara maruz kalmadan eşit ve özgür bir dünyada yaşayabilme ümidiyle.💜
Online sipariş için aşağıdaki bağlantılara tıklayabilirsiniz.
ayrikotukitap
dr
16 Temmuz 2022 Cumartesi
MUTLU ÇİKOLATALAR
Mutluluk, TDK’de “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli
olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık,
saadetlilik” olarak tanımlanıyor. Mutluluk aynı zamanda göreceli bir kavram.
Sizin mutluluk duyacağınız bir şeyden başkaları keyif duymayabilir.
Mutlu olmanın da pek
çok yolu vardır. Örneğin; endorfin ve serotonin hormonu salgılanmasını sağlayan
çikolatayı yiyerek mutlu olabilirsiniz. Sevdiklerinize de çikolata ikram ederek
onların mutluluğunu paylaşıp siz de mutlu olabilirsiniz. Çikolatalar da mutlu
mudurlar acaba? Bu tartışılır fakat çikolata mutluluğun temel bir simgesidir.
Çikolata dışında da mutlu olmanızın pek çok yolu vardır.
Kendinize zaman ayırıp yaptığınız herhangi bir şey de sizi çok mutlu edecektir.
Özenerek hazırladığınız bir yemek tabağı, saatlerce okuduğunuz bir kitap, uzun
uğraşlar sonucu çizdiğiniz bir resim, dinlediğiniz bir şarkı, kendinizle
çıktığınız bir yürüyüş ve daha pek çok şey size mutluluk getirecektir. Önemli
olan ufacık şeylerden bile alabileceğimiz haz duygusunu bulmak ve bulduğumuz
şeyin üzerine gitmektir. Bugün siz mutlu ve pozitif bir insan olduğunuzda
çevrenizin de zamanla aynı ölçüde değiştiğini göreceksinizdir.
Günlük hayatın keşmekeşi sırasında unuttuğunuz ve aslında
büyük bir şükür sebebi olan şeylerin farkına varın. Büyük mutlulukların ufacık
şeylerin ardında olduğunu ve ulaşmanın hiç de zor olmadığını bilin. Kendinize
zaman ayırıp sizi ne mutlu eder bunu öğrenin. Size göre olan mutluluğu bulun ve
keyfini çıkarın. İşte o zaman hayat size hiç beklemediğiniz anda bir kutu
çikolata bahşedecektir. Afiyet olsun🙂
17 Haziran 2022 Cuma
MARY - EFES'E YOLCULUK-
Hz. İsa’nın göğe yükselmesinden sonra Meryem ana Efes’e doğru zorlu bir yolculuğa çıkar. Bundan tam iki bin yıl sonra Mary adında bir azize altı yaşındaki lösemili oğluyla birlikte aynı yolculuğa çıkacaktır. Şifalı suyu aramaya çıktıkları bu mucizevi yolculukta her an yüreğiniz ağzınızda ve akışın içinde sanki sizde varmışsınız gibi hissedeceksiniz. Bin yıl önceki tarihsel gerçeklerin günümüz kurgusuyla çok iyi bir şekilde birleştirilmiş halini okuyacaksınız.
Mary,
kendisinin bir azize olduğunun farkında değildir. Bir gün hastanedeki oğlunun
başında beklerken uyuyakalır. Rüyasında Meryem anayı ve Hz. İsa’nın 12
havarisinden biri olan Aziz Yuhannayı görür. Bu rüyaların ardından gelişen olaylar
sonucu Mary kendisinin seçilmiş biri olduğunu öğrenir. Gördüğü rüyalardan yola
çıkarak şifalı suya oğlunu götürmek için Türkiye’ye gitmeye karar verir. Oğlunun
doktorunu da alıp Türkiye’ye Meryem ananın evine ve şifalı suya doğru yolculuğa
çıkarlar. Mary’nin peşine onu öldürme göreviyle kardinalin adamları
takılmıştır.
Mary Türkiye’ye gelir gelmez şifalı suya gider ve elini keserek suyun altına tutar. Hiçbir iyileşme göremeyince suyun şifalı olmadığını anlayıp ümitsizliğe kapılır. Uzaktan olanı biteni izleyen Mengü kadın Mary’nin halini görüp onu hemen yakınlardaki evine götürür. Mary’nin dilini bilmediği için rehber Mustafa’yı çağırır. Mengü kadın aslında doğaüstü güçlerle iletişime geçebilen birisidir ve Mary’nin neden buralara kadar geldiğini öğrenmiştir. Mary’nin uyumasını sağlayarak rüyalarındaki yolculuğunu tamamlamasını beklerler. Rüyasında iki bin yıl önce Meryem ananın yaşadıklarını tüm detaylarıyla gören Mary şifalı suyun gerçek yerini öğrendikten sonra uyanır. Oğlunu da alıp şifalı suya gider.
Türkiye’nin
önemli zenginliklerinden olan Efes, Laodikya, Hierapolis vb. nice
güzelliklerden kitapta da detaylıca bahsediliyor. Hatta kitap bu muhteşem kurgunun
ardında bu güzellikleri tanıtmak ve ülkemizdeki inanç turizmini geliştirmek
adına yazılmış diyebiliriz. Gerçekten de tüm dünyanın görmesi gereken
güzellikler bizim ülkemizdeyken en az ziyaret edilenler de yine bizim
ülkemizde. Bu durumu değiştirmek adına, çevremizdeki olağanüstü tarihin ve bu
güzelliklerin farkına varmak adına devrim niteliğinde bir kitap. Gözünüz
gönlünüz açılacak ve hemen en yakınınızdaki tarihi bölgelere seyahat etmek isteyeceksiniz.
Bu muhteşem kitaptan kimsenin mahrum kalmasını istemiyor ve tarihimize sahip
çıkılması adına bende bu yazıyı yazarak ufak da olsa bir adım atmak istiyorum. Şimdiden keyifli okumalar.
KİTABIN TANITIM VİDEOSU:
2 Mart 2022 Çarşamba
SAHAFLIK KÜLTÜRÜ
Sahaflar ikinci el ve eski kitapların alınıp satıldığı kitapçılardır.
Dilimize Arapça olan sahife kelimesinden
geçmiştir. 14-15. Yüzyıllarda Bursa ve Edirne’de
gelişmeye başlayan sahaflık İbrahim Müteferrika’nın matbaayı bulmasıyla taçlandırılmıştır.
Kitapların basılmasıyla okurlar koleksiyon yapma imkanları bulmuştur. Yapılan
bu koleksiyonlar zamanla okurun vefat etmesiyle sahaflara bağışlanmaya başlamıştır.
Bağışlanan ve takas edilen ikinci el kitaplar, kâğıt toplayıcılarının
buldukları romanlar, sahafların genellikle kitaplarını temin etme yollarıdır. Günümüz
sahafları test kitapları, posterler, plaklar ve pullar gibi koleksiyonluk
ürünler satsalar bile sahaflığın eskiden beri süregelen kültüründe aslında eski
kitapları satmak vardır. Günümüzde eski ve değerli kitapları talep eden
olmadığı için -olsa da ekonomik anlamda gücü yetmediği için- sahaflar
kiralarını ödeyebilmek ve geçinebilmek adına test kitapları ya da antika
ürünler satmak durumunda kalıyorlar.
Sahaflıkta ve
okurlukta ortak olarak en zorlanılan yerlerden bir tanesi de ekonomidir. İnsanlar
hayatlarını idame ettirebilmek için mesleklerinin kültürünü bozguna uğratmak
zorunda kalıyorlarsa burada işçi sınıfının yapabileceği pek de bir şey
görünmüyor. Sanatı, zanaatı ve mesleklerin özünü korumak için elini taşın
altına koyacak eski kültürlere sahip çıkacak birileri ne yazık ki bulunmuyor. Halbuki başka hayatların hikayelerini
kendimizinkine eklememize yardımcı olan en kıymetli etken sahaflardır. Sahafların
kendilerine has selüloz kokusu içeri girdiğiniz anda sizi başka diyarlara alır
götürür.
‘Sahaf esnafı çoğunlukla yazma ve değerli kitap satan,
derin kitap bilgisi ve ilmi olan, müşterisinin ihtiyacını gideren, ehline
ehliyetle deva bulan bir ticaret erbabıdır’. Sahaflar Şeyhi Muzaffer Ozak'ın
bir sözü vardır. “Sahaflık, ölenlerin kitaplarını alıp, ölecek
olanlara satma sanatıdır.” Ülkemizde pek çok yerde sahaflar çarşısı
bulunmaktadır. İstanbul’da Beyazıt sahaflar çarşısı ve Beyoğlu Aslıhan çarşısı
en bilinenleridir.
Son olarak araştırmalarım
esnasında sahaflar belgeselinde duyduğum bir sözü paylaşmadan edemeyeceğim: “Kitabın
üç büyük düşmanı vardır; ateş, su ve kadın.” Bu sözün kullanılış biçiminde profesörlerin
eve çok kitap aldıkları için eşlerinin kıskanmaları ve onlar öldükten sonra da
kitapları hemen satmak istemeleri örnek olarak verilmiş. Her ne olursa olsun
böylesine genel ve cinsiyetçi bir tanım çok yanlış. Okumayı seven, kitaplarda
kendini bulan ve sahaflık yapan kadınlar da var. Örneğin İskenderiye kütüphanesinin
yakılmasını önlemeye çalışan Hypatia bilge bir kadındı. Yani kadınlar
kitapların düşmanı değil ancak dostu olabilirler. Kitaplar söz konusu olduğu zaman kadınlar ve
erkeklerin ayrımcılığa uğraması söz konusu bile olamaz. Kitap kendi bünyesinde
cinsiyet barındırmaz.
Sahaflık kültürünü devam ettiren , Sorduğum bütün sorulara cevap veren ve her gittiğimde içten bir sıcaklıkla beni karşılayan Hakan Aktaş’a
ve Serkan Aktaş’a teşekkürlerimle….
27 Haziran 2021 Pazar
YAZMAK YA DA YAZMAMAK !
Shakespeare’in ünlü eseri Hamlet'ten bir alıntıyı biraz da
değiştirerek konuya giriş yapmak istedim. ”Yazmak ya da yazmamak işte bütün
mesele bu!” Duygu, düşünce , bilgi gibi
oluşumların aktarılabileceği bir olanak aslında yazmak. Sosyal bir mecrada yayımlamak
ya da kitap çıkartmak için yazmasanız bile-kendiniz için- bir şeyler yazıyor olmak zihinsel bir
terapidir.
Peki bu terapiyi işkenceye çevirmeden yazmak mümkün müdür? Yazmak ne gibi bir işkenceye dönüşebilir ki diyorsanız, sanırım şöyle
açıklanabilir: “ Yazdıklarım çok basit şeyler bunu herkes yazabilir, şu cümleyi
eklemeyeyim yanlış yönlere çekilebilir .Ya yazdığım bir şey ileride iş
hayatımda ya da herhangi bir alanda karşıma çıkarsa ve bu durum hayatımı olumsuz
etkilerse vb. bir sürü kısıtlamayı zihin
duvarlarınıza örerek kendinize bir otosansür koymuş oluyorsunuz. Aslında
yazsanız belki de ortaya harika cümleler çıkacak fakat kendinizi bu sebeplerden
ötürü kısıtlıyorsunuz. Bir yandan da haklı olarak korkuyorsunuz çünkü söz
uçacak ama yazı kalacak. Yani bir şekilde kendi düşüncelerinizi kalıcılaştırmış
oluyorsunuz.
E şimdi ben bu bahsettiğim korkuları yaşamıyor muyum da blog
yazmaya karar verdim? Aslında yaşıyordum ama kendimce bir şekilde göz ardı
etmeyi-şimdilik- başardığımı düşünüyorum. Nasıl mı? "Türkiye kitap okuma
oranının dahi çok düşük olduğu bir ülkeyken kim benim blog yazılarımı okur ki? "Tohumunu toprağa atıyorsunuz ve köklenmesini bekliyorsunuz. Bu düşünce üzerine
yıkılabileceğiniz kadar köklendiğinde de bir blog hesabı açıp istediklerinizi
yazabiliyorsunuz. İşin şakası bir yana bu konuda daha çok yeniyim artılarını ve
eksilerini yaşayarak öğreneceğim. Lise yıllarındaki amatör yarışma yazılarımı
saymazsak şu ana kadar hiçbir yazdığım metni bir yerde paylaşmadım ve
yayımlamadım. Konfor alanımın dışına çıkarak ve eleştirilere de açık olarak bu
deneyimin içine bir dalış yapıyorum. Yazmaktan keyif aldığımı düşünürsek bu
yeni yolculuğun da beni bir hayli keyiflendireceğini söyleyebiliriz. Tabi siz
ne kadar keyif alırsınız bilemem. – siz demek de bir garip oldu ama alışırım
zamanla-
Neden yazıyorsun?
Niye blog hesabı açtın ? Diyecek olursanız annem için açtım. Yazdıklarımı
okusun diye .Çünkü zaten annemden başka birinin – şans eseri tıklamadıysa tabi-
benim yazdığım şeylere rast gelip okuyacağını düşünmüyorum. Kendim için
yazıyorum, kendim için okuyorum. Çünkü seviyorum.
Eğer sizin de yazmak hakkında bazı tereddütleriniz ve
korkularınızı varsa işe hemen temiz bir sayfaya öncelikle kendiniz için sonra
da belki profesyonel anlamda bir şeyler yazarak başlayın. Nasıl olsa Türkiye’de
yaşıyoruz. Eğer popüler bir yazar olmak
gibi bir niyetiniz yoksa ve şansınız yaver giderse yazdıklarınızı kimse
okumayacaktır rahat olabilirsiniz.
O zaman hadi bakalım yazma serüvenimize başlayalım .
Bahar'a
Renkler vardı. Rengarenktiler. Her birinin kendine has bir dokusu, sesi ve hissi vardı. Bunca rengin içinde gittikçe grileşti dünya. Kendin...
-
Şule Gürbüzün 2 cilt ve toplamda 924 sayfadan oluşan kitabı fiziki ağırlığının yanı sıra ruhsal bir ağırlıkla çöküyor üzerinize. Detaylı ve...
-
Shakespeare’in ünlü eseri Hamlet'ten bir alıntıyı biraz da değiştirerek konuya giriş yapmak istedim. ”Yazmak ya da yazmamak işte...
-
KAN BAĞIŞI Toplumda Kızılay’ın ne olduğuyla ve kan bağışıyla ilgili genel olarak bir bilgi eksikliği mevcut. Bugün olabildiğince ka...